“Gülümse, ışık olmamış” dedi Emre.
Ela, kediler, kuşlar ve sardunya kokularından başka sakini olmayan ıssız sokağın ortasında sarıldığı adama aşık, tekrar kameraya gülümsedi. “Beni hep böyle güldür,” diyerek Emre’nin yanağına usulca, temkinli bir buse kondurdu. “Bu kadar kısa zamanda nasıl kapıldım bu adama,” diye aklından geçirirken, daha birkaç dakika önce elini ilk defa tuttuğu adamın yüzünü hayran hayran incelemeye daldı.
Emre, Ela’nın gözlerinin üzerinde olmasından keyifli, elindeki telefonun ekranına tekrar baktı, bu sefer geceyi ısıtan bir kahkaha patlattı.
“Kendimi çekmemişim!” dedi keyifle. Kıza sarıldı, şakağından şefkatle ve tutkuyla öptü. Gecenin serseri saatlerindeydiler, yüzlerinde sıcak gülümsemeleri, birleşen elleri, ağır ve hafif aşk sarhoşlarına özgü, birbirine sokulmuş, ufak ufak yalpalayan adımları ile karanlığı sokak lambaları değil sanki sadece onların hareketleri aydınlatıyordu. Onların yürüyüşüne eşlik eden ahenkli sessizliği ilk bozan, sokaktan geçen külüstür bir arabanın egzozundan çıkan düzensiz patırtılar oldu. Ela, zaten hep sessizde duran telefonunun egzozun patlak haykırışları ile aynı anda titremesinden tedirgin, Emre’ye hissettirmeden çantasının içinde mavi beyaz ışığın ortasında beliren isme baktı, telefonu telaşla çantanın en dibine itti.
Emre, Ela’nın telaşından bihaber, küçücük bir cüsseden çıkan büyük gürültüye anlam vermeye çalışır gibi arabanın arkasından dalgın dalgın bakarken, “Artık bırakayım mı seni eve?” dedi. “Hiç ayrılmak istemiyorum ama…”
“Evet… Geç oldu… Ben de istemiyorum ama…”
Sokak, kıvrılarak caddeye kavuşmadan hemen önce, hiç uyumayan caddenin daimî sarhoşlarının yüksek kahkahaları, midyecinin başına öbeklenmiş bir grup gencin iştahlı sohbetleri ve bu saatte bile dura kalka ilerleyen arabaların uğultusu yollarını kesmeye çalışsa da meydandaki kalabalığı görünmez bir kalkan ile yara yara ilerleyip, köşesinde yirmidört saat açık Tekel’in olduğu, daracık, eğri büğrü sokağa girdiler.
Ela, son 5 yıldır yaşadığı sokağın ona aşina nemli kokusunu içine çekerken, çantasında durmaksızın titreyen telefonunu Emre’nin fark etmediğini umarak Emre’nin eline biraz daha sıkı sarıldı ve onun meydandan beri anlattığı, okulu asarak Çiçek Pasajı’nda içtikleri ilk içki macerasına dikkatini vermeye çalıştı.
Emre, heyecanla, ilk sarhoşlukla hesabı bölmeyi beceremedikleri için nasıl adam başı iki katı para ödediklerini anlatırken, Ela ona ikircikli bir kahkahayla eşlik etti. Kahkahasının bittiği anda, meydandan beri çantanın derinliklerinde sarsılan telefonun durduğunu hissetti.
Çantanın sakinleşmesiyle, Ela’nın gözü, sokağın ortalarındaki, rengi yıllar içinde sarıdan paslı kahverengine dönmüş beş katlı, daracık apartmanına ilişti. Işıksız pencereleri ile gecenin karanlığına karışmış binanın kapısının önünde, soluk sokak lambasının altında, elindeki telefonunun ışığı ile ayaklarını aydınlatan, yüzünü onlara doğru ağır ağır dönen adamı görünce kalp atışları hızlandı. Emre’nin sıcaklığı, gecenin sükuneti ve birlikte attıkları adımların ahengi, ufacık ekrandan yayılan ışıktan kaçarak gölgelerin içinde kayboldu. Aynı anda Ela, sanki birisi tüm sokağı ayaklarının altından bir hamlede çekip almış gibi, kaldırımın ortasında kaskatı durdu.
Onun durduğunu gören Emre, önce afalladı, sonra “Ne oldu, iyi misin?” diye sordu. “Bir şey mi unuttun cafede?”
Ela, kalbinde ve kafasının içinde büyüyen gürültüyü bastırıp, Emre’ye cevap vermeye hazırlanırken, lambanın altındaki silüetin tanıdık sesiyle irkildi.
“Neden telefonunu açmıyorsun?”