Anneme…

“Siz de anne olmadan anlamazsınız kızım…” lafını belki yüzlerce duydum senden, kendimi bildim bileli hem de.  Her talebimize karşı verdiğin tüm cevapların nihai cümlesi, kesinleşme şerhidir bu kalıp adeta.  O kadar sık duydum ki senden bunu hatta, bir süre sonra etkisini yitirdi, hiç üzerime alınmamayı seçtim en sonunda.

Sonra, anne oldum.

Gecenin gündüzüne karışmasının ne olduğunu, buna rağmen sabah gördüğün ilk gülücükle tüm uykusuzluğun nasıl siliniverdiğini, uykunun arasında hala nefes alıyor mu diye fırlayıp onun sesini dinlemenin ne kadar sıradan olduğunu, yediği yemek, içtiği su kadar onların çıktısını da takip etmenin nasıl da kendiliğinden bir alışkanlık halini aldığını, uykuya daldığında kendi kendine gülen bir bebeğin gerçekten meleğe benzediğini, ilk adımlarda duyduğun mutluluk ve gurur kadar içinden ne kadar çok dua ile her adımda korunması için yakardığını, seyahat dönüşü hayal kırıklığı yaşamasın diye sabah ondan önce kalkıp hediye paketlerini odaya sessizce taşımaya çalışmanın telaşını, hayır dediğinde çocuğunun yüzünden geçen mutsuzluğa rağmen disiplin verdiğin için hissettiğin suçlulukla karışık gururu, yine hayır demene rağmen sana sarılıp “seni seviyorum annecim” diyen o sevimli varlığa duyduğun hayranlığı, sokakta gördüğün daha az talihli çocuklar için hissettiğin şevkat ve çaresizliği, her yeni başlangıcında yanında olmaya çabalasan da o minik bedenin aslında sana ihtiyaç duymamasından ne kadar keyif aldığını, parkta koştururken nefesinin sadece hareketten değil de bir salıncağın teğet geçmesinden de kesilebileceğini, duyduğun her kötü hikayeden sonra kendi çocuğun için tahtalara vurarak “allah korusun”ları sıralamanın doğallığını, senin çocuğunun asla ortada koşturan şımarık çocuklardan olmayacağına duyduğun kibirli güveni, onun hayatına dair verdiğin irili ufaklı tüm kararları verirken onun için en iyisinin bu olup olmadığına dair duyduğun şüpheyi, her gün onun için duyduğun tarifiz sevgiye eşlik eden sonsuz endişeyi anladım.

Biricik annem, bugüne kadar hissettiğin tüm sevgi ve endişe için müteşekkirim.

Seni çok seven Burcu kızın.

Bahar, deniz, laf…

– Bahar Cezzar, Tuğba Işıker ve Duygu Şener için…

Baharın gelişinde bir telaş var bu sene.  Açan çiçeklerde, uçan kuşlarda…  Yetişecek yerleri olanlar insanlar değil miydi?” 

Böyle konuştuğunda, o çopur yüzlü, kısa boylu adam, benim gözümde dünyanın en yakışıklısına dönüşüyordu.  Neden hala onu terk etmediğimi soranlara verecek cevabım bu yüzden yoktu; onunla birlikte görünmekten ara sıra utansam da, her fırsatta bana okuduğu şiirlere, anlattığı benzersiz hikayelere, birbiri ardına eklediği şefkatli ve iyimser konuşmalarına bir türlü doyamıyordum.  Tadına doyamadığım bu sohbetlerin ve hikayelerin yüzü suyu hürmetine de ona bir türlü veda edemiyordum.
 
O, hıdrellez üzerine yeni okuduğu bir kitabı anlatmaya devam ederken, benim tek düşünebildiğim artık benimle evlenmek isteyen biriyle birlikte olmam gerektiğiydi.  33 yaşına gelmiştim ve artık daha fazla beklemeye sabrım kalmamıştı.  Her akşam annemin suratında gördüğüm o meraklı bakışlara ve neredeyse her hafta tekrarlanan “ciddi misiniz?” sorularına cevap verememek, zaten daracık gelen hayatımı daha da çekilmez hale getiriyordu.
 
“Lafta kalmasa bahar,
Hemen gelse.
Deniz kokusuyla,
Çimen yeşiliyle
Ve çocuk çığlıklarıyla..
Yüzünü görsem ilk çiğde,
İçime işlese…”  
 
Sesi, yüzü gibi değildi; yumuşacık, kadife gibi pürüzsüz ve davetkar.  Çay bahçesinin oynak masasında bana doğru eğilerek fısıldıyordu ve ben içime yayılan serinliğin keyfiyle sesinin içinde kayboluyordum. Uzanıp elini tutmak istedim.  Elim, masada ürkekçe kıpırdandı, sonra hiç elimi tutmadığını hatırlayıp korktum.  Altı aydır beraber olmamıza rağmen hiç elimi tutmamış, akşamları vedalaşırken yanağımdan dahi öpmemişti.  Daha önce iki erkek arkadaşım da ilk günden tüm vücudumu keşfetmek için ısrarla çabalamışken, o, hep sakin ve mesafeli idi.  Sadece gözlerine bakmaya devam ettim; beni istemesini, elimi tutmasını umarak.  O, sadece fısıldıyordu:
 
“Gittiğine üzülmem
Zerre kadar canım yanmaz
Beni almadığına üzülürüm tek
Hatrım kalır yanında yar…”
 
Sustu. Yüzüme uzandı sonra, elleri o an kıpkırmızı kesilen yanaklarımı okşadı.  Utanmakla heyecanlanmak kardeşti demek.  Ne diyeceğimi bilemez halde, yüzünü izledim.  O’nun için kalbimin bu kadar hızlı çarpacağına, içimde fırtınalar kopacağına inanmazdım, bundandı sanırım şaşkınlığım.  Mutlulukla heyecan bir olmuş, nefesimi kesmişken yeniden dudakları aralandı:
 
“Biz evlenelim” dedi.